Tembellik: Yanıltıcı Bir Etiketin Arka Planı

“Ben çok tembelim” cümlesi, kulağa basit bir tespit gibi gelir. Ama çoğu zaman bu cümle, bir gerçeği açıklamaktan çok insanı tek kelimelik bir etikete indirger. Üstelik o etiketin arkasına utanç, suçluluk ve yetersizlik hissini de ekler. Sonuçta asıl soruyu sormak yerine, kendimizi ya da başkalarını hızla yargılarız: “İstemiyorsun, o hâlde sorun sende.” Oysa psikoloji literatürü…

“Ben çok tembelim” cümlesi, kulağa basit bir tespit gibi gelir. Ama çoğu zaman bu cümle, bir gerçeği açıklamaktan çok insanı tek kelimelik bir etikete indirger. Üstelik o etiketin arkasına utanç, suçluluk ve yetersizlik hissini de ekler. Sonuçta asıl soruyu sormak yerine, kendimizi ya da başkalarını hızla yargılarız: “İstemiyorsun, o hâlde sorun sende.”

Oysa psikoloji literatürü “tembellik” dediğimiz tabloyu, çoğunlukla motivasyonun bozulduğu bir bağlam olarak ele alır: Kimi zaman görev çok belirsizdir; kimi zaman başarısızlık ihtimali ağır bir tehdit gibi hissedilir; kimi zaman beden yorgundur, uyku eksiktir; kimi zaman da kişi kendi değerleriyle temasını kaybetmiştir. Yani ortada “karakter kusuru”ndan çok, bir dizi etkenin kesiştiği bir düğüm vardır.

Üstelik isteksizlik—özellikle erteleme ve kaçınma biçiminde yaşandığında—sıklıkla “keyif düşkünlüğü” değil, kısa vadeli duygu düzenleme stratejisi olarak çalışır: Zorlayıcı bir görevi ertelemek, o anki sıkıntıyı azaltır; ama bedeli sonra çıkar: stres, suçluluk ve kendine kızma. Bu yüzden “tembellik” diye adlandırdığımız şey bazen, aslında “rahatlamak için kaçınma” olabilir.

İlginç olan şu: Kendimizi sertçe eleştirdiğimizde çoğu zaman motive olduğumuzu sanırız; oysa deneysel bulgular, hatadan sonra öz-şefkatli bir tutumun, toparlanmayı ve yeniden denemeyi güçlendirebildiğini söylüyor.

Bu yazıda, “tembellik” etiketini biraz didikleyip
“Benim isteksizliğimin kaynağı ne, neden harekete geçemiyorum?” sorusuna bakmaya çalışacağız.

“Tembellik” Neden Yanıltıcı Bir Etiket?

Bir davranışı “tembellik” diye adlandırmak, çoğu zaman rahatlatıcıdır. Çünkü karmaşık bir durumu tek kelimeyle açıklamış oluruz. Ama bu rahatlık aldatıcıdır: Etiket yapıştığı anda, nedenleri düşünmeyi bırakırız. Oysa davranış, neredeyse hiçbir zaman tek bir nedene dayanmaz.

Araştırmalar, isteksizlik ve erteleme davranışlarının genellikle üç temel süreçle ilişkili olduğunu gösteriyor:

İsteksizlik çoğu zaman bir duygu düzenleme yolu olabilir.

Zor bir işe başlamamak, anlık olarak rahatlatır. Kaygı azalır, gerginlik düşer, “şimdi değil” demek iyi hissettirir. Bu yüzden beyin bu yolu öğrenir. Sorun şu ki bu rahatlama kısa sürelidir; ardından suçluluk, stres ve kendine kızma gelir. Yani davranış keyiften değil, rahatsızlıktan kaçma ihtiyacından doğar. Dışarıdan tembellik gibi görünen şey, içeride “dayanamıyorum” deneyimi olabilir.

Motivasyon, baskıyla değil özerklikle artar.

İnsanlar çoğu zaman kendilerini motive etmek için sertleşir: “Yapmak zorundasın”, “Bu kadar da gevşek olunmaz”, “Herkes yapıyor”. Oysa araştırmalar, kişinin yaptığı şey üzerinde bir miktar seçim ve anlam hissi olduğunda daha kalıcı bir motivasyon geliştirdiğini söylüyor. Sürekli zorunluluk ve baskı hissi, içten gelen isteği azaltabiliyor. Yani sorun bazen “istememek” değil, fazla zorlanmak.

Değerlerle bağ koptuğunda harekete geçmek de zorlaşır.

Bir işin “önemli” olması, onun bizim için anlamlı olduğu anlamına gelmez. Günlük hayatta yapılması gereken pek çok şey, zamanla kişinin değerleriyle bağını kaybedebilir. Böyle durumlarda beden ağırlaşır, erteleme artar, başlamak zor gelir. Bu, karakter zayıflığı değil; yön kaybıdır. İnsan, neden yaptığını hatırlamadığı şeyleri sürdürmekte zorlanır.

“Tembellik” çoğu zaman bir neden değil, bir sonuçtur.

Asıl mesele, o sonuca götüren süreçleri görebilmektir. Çünkü nedenleri görmeden kendimizi zorlamak, çoğu zaman işe yaramaz; hatta sorunu daha da pekiştirir.

Motivasyon Gelmesini Beklemek Yerine Nasıl Harekete Geçebiliriz?

Motivasyon hakkında yaygın bir yanılgı var:
“Önce motive olmalıyım, sonra yaparım.”

Oysa çoğu zaman süreç tam tersidir. Motivasyon, eylemin ön koşulu değil; çoğu zaman sonucudur. Yani harekete geçmeden önce kendimizi iyi hissetmeyi beklediğimizde, uzun süre yerimizden kıpırdayamayız. İnsan, kendini tamamen hazır hissetmese bile; isteksizlik, sıkıntı ya da kaygı eşliğinde de küçük adımlar atabilir. Çünkü önemli olan, o anki duygunun kaybolması değil; ona rağmen yönünü koruyabilmektir.

İsteksizlik geldiğinde çoğumuz bunu bir uyarı gibi algılarız: “Bugün uygun değil”, “Şimdi yaparsam verimli olmaz”, “Önce biraz daha iyi hissetmeliyim.”
Oysa bu düşünceler çoğu zaman gerçeği değil, zihnin bizi korumaya alma çabasını yansıtır. Zihin, rahatsızlıktan kaçınmak ister. Ama kaçınma, uzun vadede hayatı daraltır.

Buradaki kilit fark şudur:

“İstemiyorum” demek, “yapamam” demek değildir.

Küçük, değerle uyumlu adımlar

Motivasyon gelmesini beklemek yerine şu soru daha işe yarar olabilir:
“Şu an zor olsa bile, benim için anlamlı olan yönde atabileceğim en küçük adım ne?”

Bu bazen çok küçük bir şeydir:

  • 2 saatlik işi planlamak yerine, dosyayı açmak
  • Spor yapma hedefi yerine, ayakkabıyı giymek
  • “Her şeyi toparlamalıyım” yerine, masanın sadece bir köşesini düzenlemek

Bu adımlar sihirli olduğu için değil; kaçınma döngüsünü kırdığı için etkilidir. Eylem başladığında, beden ve zihin çoğu zaman beklenenden daha iyi eşlik eder.

Kendinle savaşmak yerine kendinle birlikte hareket etmek

Burada amaç, kendini zorlamak ya da itip kakmak değildir. Tam tersine:
İsteksizliği fark etmek, onu bastırmaya çalışmadan yanında taşımak ve yine de yönünü kaybetmemek.

Bu yaklaşım şunu kabul eder:

  • Bugün zorlanıyor olabilirim
  • Canım istemeyebilir
  • Yine de benim için önemli olan hayat, bu zorlukların sonrasında başlıyor

Motivasyon her zaman yüksek olmak zorunda değildir. Bazen yeterli olan şey, yeterince anlamlı bir yön ve o yöne atılan küçük, dürüst bir adımdır.

“Kendime Yüklenmezsem Hiçbir Şey Yapmam” Düşüncesi

Birçok insan motivasyonunu kaybettiğinde otomatik olarak şuna sarılır:
Kendime biraz yüklenmeliyim.
Kendimi gevşek bırakırsam tamamen dağılırım.
Biraz suçluluk iyidir, insanı harekete geçirir.

Bu düşünce ilk bakışta mantıklı görünür. Çünkü kısa vadede işe yarıyor gibi hissedilir. Kendini sertçe eleştirdiğinde, bazen gerçekten bir şeyler yaparsın. Ama bu yöntem gizli bir bedelle gelir: yorgunluk, tükenme ve giderek artan kaçınma.

Öz-eleştiri motivasyon değil, baskı üretir

Sürekli kendine kızmak, zihinde bir “iç denetçi” yaratır. Bu ses hep daha fazlasını ister, yeterince iyi bulmaz ve hataya tahammül etmez. Böyle bir ortamda yapılan eylemler genellikle şunlarla eşlik eder:

  • gerginlik,
  • erteleme,
  • son ana bırakma,
  • ya da “hiç başlamama”.

Dışarıdan bakıldığında bu yine “tembellik” gibi görünebilir. Oysa içeride olan şey şudur:
İnsan, sürekli yargılandığı bir yerde kalmak istemez.

Öz-şefkat gevşeklik değildir 🙂

Öz-şefkat çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sanki “kendini bırakmak”, “bahane üretmek” ya da “hiçbir şey yapmamak” gibi algılanır. Oysa öz-şefkat, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; sorumluluğu insanî bir zemine taşır.

Şu iki iç konuşmayı karşılaştır:

  • “Yine yapamadın. Zaten senden bir şey olmaz.”
  • “Zorlandın ve yapamadın. Şu an bazı şeyler ağır gelebilir. Yine de küçük bir adım atmayı deneyeceğim?”

İkinci cümle daha yumuşak olabilir ama yönsüz değildir. Aksine, kişiyi kaçınmaya değil yeniden denemeye davet eder.

Suçlulukla hareket etmek sürdürülebilir değildir

Suçluluk bazen insanı hareket ettirir; ama uzun vadede bedeni ve zihni yorar. Çünkü her eylem, bir rahatlama değil; bir kaçıştan kurtulma çabası hâline gelir. Bu da motivasyonu beslemek yerine tüketir.

Gerçekçi beklenti, motivasyonun gizli anahtarıdır

Birçok isteksizlik hâlinin arkasında, fark edilmeden yükseltilmiş beklentiler vardır.
Ya hep ya hiç düşüncesi sessizce şunu dayatır:
“Ya tam yaparım ya hiç başlamam.”

Oysa gerçek hayatta ilerleme çoğu zaman şuna benzer:

  • düzensiz,
  • inişli çıkışlı,
  • zaman zaman duraklayan,
  • ama yönünü tamamen kaybetmeyen.

Kendine yüklenmeden sorumluluk almak demek, bugünkü kapasiteyle hareket etmeyi kabul etmek demektir. Dünküyle ya da başkalarınınkiyle değil.

“Tembellik” etiketi, isteksizliği açıklamaktan çok çoğu zaman üzerini örter. Oysa motivasyon düşüklüğü; bireyin kapasitesiyle değil, içinde bulunduğu koşullarla, taşıdığı duygusal yükle ve yaptığı işin onun için ne ifade ettiğiyle yakından ilişkilidir. Bu nedenle kalıcı bir değişim, kendini zorlamaktan değil; neyin zorlaştırdığını fark etmekten geçer.

Motivasyon her zaman eylemin önünde yer almaz; çoğu zaman eylemle birlikte şekillenir. Sorumluluk almak ise kendine sert davranmayı değil, gerçekçi beklentilerle ilerlemeyi gerektirir. İsteksizliği bir kusur olarak görmek yerine, bir bilgi kaynağı olarak ele almak; hareketi mümkün kılan koşulları yeniden düzenlemeye alan açar.

Belki de sorun tembellik değil; şu an hangi koşulların zor geldiğini fark etmek gerekiyor.

Yorum bırakın